Hangisini seçeceğine karar veremiyor musun? ,o halde Rastgele bir yazıyı okumaya ne dersin?

Tiroid(guatr) kanseri

TİROİD KANSERİ TEDAVİSİ

Papiller tiroid kanseri ve folliküler tiroid kanseri; tedavisi doğru ve eksiksiz yapılmak şartı ile %100’e yakın oranda “tedavi edilebilen” kanserlerdir. Medüller tiroid kanseri daha karmaşık ve daha ileri tedavi yapmak koşulu ile tedavi şansı son yıllarda çok artmış bir kanser türü iken anaplastik kanserde tedavi etkinliği özellikle gecikmiş vakalarda düşüktür.

TİROİD KANSERİ TEDAVİ SEÇENEKLERİ VE STRATEJİSİ NEDİR? Her tiroid kanserinde ameliyat ile tiroid bezesinin tümünün eksiksiz olarak çıkarılması zorunludur. Kanserin çeşidine göre değişmek üzere ameliyat sonrasında yapılacak tedaviler ile kanser tedavisi tamamlanır. Ancak hasta ömür boyunca takip edilir.

TİROİD KANSERİNDE AMELİYAT Tiroid nodülü ameliyatlarından önce İİAB yapılması ve bunun sonucunda kanser olduğunun belirlenmesi hastaya en uygun koşullarda ameliyat yapılması imkanı verir. Ayrıca, kanser şüphesi yüksek hastalarda ameliyat sırasında hızlı mikroskopik inceleme (frozen) yapılması uygun olur. Ameliyat sırasında hızlı mikroskopik inceleme ile hastada kanser olup olmadığı ortaya konulduktan sonra ameliyatın genişletilip tiroid bezesinin tümünün çıkarılması en uygun cerrahi stratejidir. Kanser ameliyatlarında, tiroidin çevresindeki lenf düğümleri de alınmalı ve mikroskopik olarak kanserin bu düğümlere sıçrayıp sıçramadığı ortaya konmalıdır.

Ameliyat sonrasında kanser olduğu anlaşılan ve tiroid bezesinin bir kısmı çıkarılmadan bırakılmış hastalarda; kanserin boyutuna bakılmaksızın ikinci bir ameliyatla tiroid bezesinin geriye kalan bölümü de tümüyle çıkarılmalıdır. Aksi halde daha sonra yapılacak tedavi de eksik kalır ve etkili olamaz.

AMELİYAT SONRASI TEDAVİ

Papiller Kanser ve Folliküler Kanser’de Ameliyat Sonrasında Tedavi: Hastada tiroid bezesi tümüyle çıkarıldıktan sonra özel olarak kurşun ile zırhlanmış bir hastane odasında hastalara yüksek doz radyoaktif iyot-131 uygulanır. Böylece ameliyat öncesinde, ameliyat sırasında ve ameliyat sonrasında tiroid bölgesinde kalan ve vücudun başka yerlerine dağılmış olan “kanser hücrelerinin” ortadan kaldırılması amaçlanır. Eğer tiroid kanseri başka bir yere gitmiş ve orada “yayılma” yapmışsa bu durumda daha da yüksek doz radyoaktif iyot-131 uygulamaktan ibarettir.

Hastaların ameliyat sonrasında radyoaktif iyot-131 tedavisi öncesinde tüm vücudunu taramak ve takiben yüksek doz tedavi verdikten sonra tüm vücudu bir kez daha taramak daha kesin sonuçlar vermektedir. Tedavi dozu 150 mci' (MİLİKÜRİ)nin altında olmamalıdır.

Gereken vakalarda aradan 6 ay geçtikten sonra tekrar yüksek doz iyot-131 verilebilir. Verilecek toplam dozun sınırı genellikle toplam 2000 mCi civarındadır. Ancak, vücudunun her yerine kanser yayılmış ve hayatı tehlikeye girmiş bir hastada bu sınır aşılabilir.

LENF BEZELERİNE YAYILMIŞ PAPİLLER TİROİD KANSERİNDE NE YAPILMALIDIR? Bazı merkezlerde papiller kanser olduğu İİAB ile veya ameliyat sırasında saptanan hastalara tiroid ameliyatı sırasında veya sonrasında bir de boyun ameliyatı yapılarak tek taraflı veya çift taraflı lenf bezeleri de “temzilenmektedir”. Lenf bezelerine yayılmış papiller kanserlerde bu uygulama artık giderek terk edilmekte; lenf bezelerine yayılmış papiller kanserlerde bile tiroidin tümüyle çıkarılmasından sonra yüksek doz iyot-131 tedavisi uygulaması yapılmaktadır. Çünkü papiller kanserlerin çoğunluğu iyot-131’i çok yüksek oranda tutmaktadır.

ESKİDEN TARTIŞILAN GÖRÜŞ Uzun yıllar süren tartışmalarda papiller ve folliküler tiroid kanserlerinin ameliyatında tiroidin ancak bir kısmını almak, “bir parçasını bırakarak bunun hastaya gerekli tiroid hormonu salgılamasını” beklemek savunulurdu. Ayrıca, bu hastalara yüksek doz iyot-131 tedavisi de uygulanması zorunlu olmadığı söylenirdi.

YENİ ANLAYIŞ Bu yaklaşımın yanlış olduğu, kanserin türüne bakılmaksızın tiroid bezesinin tümüyle çıkarılması, papiller ve folliküler kanserde kanser boyutu ne olursa olsun muhakkak yüksek doz radyoaktif iyot-131 uygulanması gerektiği “tecrübelerle” anlaşılmıştır.

TİROİD KANSER AMELİYATINDA TİROİD BEZESİ TÜMDEN ÇIKARILMAK ZORUNDA MIDIR? Evet. Gerekirse ikinci ameliyat muhakkak yapılmalıdır. Kanserin boyutu ne olursa olsun tiroid bezesi tümden çıkarılmalıdır. Aksi halde daha sonra uygulanacak tedaviler etkili olmaz. Ülkemizde yaygın olarak tercih edildiği şekliyle, ilk ameliyatla tiroid bezesinin çoğunu çıkarıp geriye kalan bölümünü düşük doz radyoaktif iyot-131 ile yakmak ikinci ameliyat kadar etkili bir seçenek sunmaz.

Medüller Kanserde Ameliyat Sonrası Tedavi: Bu kanser türünün de bir kaç alt grubu olmakla birlikte tedavi stratejisinde ameliyat sonrasında yine radyoaktif iyot-131 ile işaretli yüksek doz MIBG kullanılmaktadır. Burada en önemli husus, hastada tiroid dışındaki bölgelerden salgılanan diğer hormon ve hormon benzeri maddelerin de tedavi planı içine dahil edilmesidir.

Anaplastik Kanserde Ameliyat Sonrası Tedavi: Bu hastalarda hastanın durmuna ve teşhis edilme evresine göre, ameliyat sonrasında radyoterapi ve kemoterapi seçenekleri dikkate alınır.

TİROİD KANSERİNDE TEDAVİ SONRASI TAKİP Tedavi sonrasında hastaların TSH düzeyleri hızla düşürülmelidir. Unutmamak lazım ki, yüksek TSH, kanserin yeniden gelişmesine ve yayılmasına teşvik unsuru oluşturur. Bu amaçla tiroksin hormonu kullanılır. Belli aralıklarla tüm vücut iyot-131 tarama yapmak ve kanda tiroglobulin düzeyini ölçmek en temel takip yöntemleridir.

HANGİ SIKLIKLA TÜM VÜCUT TARAMA YAPILMALIDIR? Papiller ve Folliküler kanserde TSH düzeyini yükselterek iyot-131 ile tarama artık eskisi kadar sık yapılmamalıdır. Eskiden 6 ay gibi kısa aralıklarla daha sık yapılan bu tarama yöntemi artık yerini tek tiroglobulin ile takibe bırakmıştır. Çünkü yapılan araştırmalarda yalnız iyot-131 tüm vücut tarama ile tek başına tiroglobulin ölçümleri yaparak takip etmek arasında bilimsel istatistiki bir fark olmadığı ortaya çıkmıştır. En ideali hem iyot-131 tüm vücut tarama yapmak hem de aynı zamanda tiroglobulin ölçmektir; ama bu durumda da hastanın TSH düzeyini sık sık yükseltme ve hastayı gereksiz riske sokma durumu söz konusu olabilir.

Medüller kanserde takipte iyot-131 MIBG sintigrafisi tek tercih edilecek yöntemdir. Anaplastik kanserde ise takip amaçlı tüm vücut kemik sintigrafisi kullanılır.

TİROİD KANSERİ TAM OLARAK TEDAVİ EDİLMEZSE NE OLUR? Her ne kadar tiroid kanseri yukarıda açıklanan yöntemlerle “tedavi edilebilir” kanserlerden olsa da tedavi edilmezse aynı diğer kanserler gibi yayılır ve olumsuz neticeler ortaya çıkar.


devamını oku>>

Lösemi(kan kanseri)

ÇOCUKLUK ÇAĞINDA LÖSEMİLER:

Çocukluk çağındaki kanser vakalarının %35'ini lösemiler oluşturur ve birinci sıradadır. Lösemiler hücre cinsine göre; ALL (Akut Lenfoblastik Lösemi) ve AML (Akut Myeloblastik Lösemi) olmak üzere 2 ana gruba ayrılır. Kendi içlerinde de alt sınıflar tanımlanabilir.Türkiye'de her yıl 16 yaşın altında 1200-1500 yeni lösemili çocuk vakası bildirilmektedir.

Lösemi nedenleri henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Sitogenetik ve moleküler tekniklerdeki yeni gelişmelerle; genetik yatkınlıklar, radyasyon, benzen ve türevleri (bali, vs.), böcek ilaçları gibi kimyasal maddeler, bazı kalıtsal hastalıklar ve bazı viral hastalıkların hep birlikte lösemiye neden oldukları çalışmalarla gösterilmiştir. Lösemi her yaşta görülmektedir. En sık çocukluk çağında 2-5 yaşlarında artmaktadır. 1 yaşın altında, 10 yaşın üstündeki yeni vakalarda tedaviye cevap azalmaktadır.

Herhangi bir etkiyle damarlarımızda dolaşan kanın esas yapım yeri olan kemik iliğimizdeki ana hücrelerde oluşan şifre değişikliği ile blast adını verdiğimiz olgun olmayan kan hücrelerinde artış meydana gelmektedir. Bu hücreler hızla yayılarak kemik iliğini, lenf bezlerini, dalağı, karaciğeri, bey,n ve merkezi sinir sistemini tutmaktadır.

    BELİRTİLERİ:

    Çocuklarda lösemi hastalığının belirtileri:

    İştahsızlık

    Kansızlık

    Zayıflama

    Bacaklarda kemik ağrıları

    Cilt altında kanamaları (kırmızı noktalar veya morarmalar)

    Burun ve dişeti kanamaları

    Ateş

    ilk gözlenen bulgulardır.Ayrıca yayıldığı organlara ait belirtiler, örneğin başağrısı, kusma, karın ağrısı, görme bozuklukları önem taşıyabilir. Bu yakınmalarla müracaat ettikleri çocuk hematoloji (kan hastalıkları) uzmanlarınca yapılan muayenede çoğunlukla karaciğer ve dalak büyümesi, lenf bezlerinde genişleme, kanama bulguları tespit edilebilir.

    Yapılan kan, kemik iliği, hücre tipini belirleme ve genetik tetkikler sonucu kesin tanı konulabilir.

    Tanıdaki ayrıntılı testler genellikle lösemi tiplerini, tedavi prensiplerini belirlemede yardımcı olacaktır.

    TEDAVİSİ:

Tedavi öncelikle genel durumun düzeltilmesi yöntemleri ile başlar. Bu safhada kan veya kanın içindeki özel hücrelerini donörlerden (gönüllü kan verici kişi) alınarak lösemili hastaya verilmesi, enfeksiyon mevcutsa gerekli mücadelelerin yapılması, böbreklerin, karaciğer ve kalbin kemoterapi ilaçlarının yan etkilerinden korunma önlemlerinin alınması çok önemlidir.

Ayrıca hastaların ve ailelerin hastalık hakkında bilgilendirilmesi, löseminin umutsuz değil, tersine iyi bir tedavi ve moral desteği ile lösemide %85'lere varan oranda iyileşmenin sağlandığının açıklanması tedavinin ikinci basamağıdır.

    TEDAVİ ESASLARI ve İLK TEDAVİ:

    Çok yüksek doz, birbirinden farklı en az 6 çeşit ilacın 4-6 hafta içerisinde damardan ve ağızdan verilmesidir. Burada amaç, blast adı verilen kötü huylu ana hücrelerin yok edilmesidir.

    Ancak bu kemoterapi ilaçları, maalesef yalnızca kötü hücreleri etkilememekte, vücudumuzun iyi, faydalı hücrelerini de yok etmektedir. Bu nedenle, çocuklarımızın saçları dökülmekte, ağızlarında, bağırsaklarında yaralar açılmakta, halsizleşmektedirler. Yine, vücudumuzu enfeksiyonlara karşı koruyan savunma hücreleri de ilaçlarla yok edildiğinden immün sistem yıkılmakta, en ufak bir mikrop, hastalık etkeni dahi tüm vücuda yayılıp ağır ateşli enfeksiyonlara neden olmaktadır.

    Bu nedenle lösemili çocuklarımız etraflarındaki insanlardan, havadan, sudan mikrop almamak ve korunmak için maske takmaktadırlar.

    TEDAVİ METODLARI:

    Lösemi hastalığının tedavisindeki temel prensip kemik iliğindeki ana kan hücrelerinde oluşan şifre değişikliği ile olgun olmayan blast adı verilen hücrelerin çoğalmasını durdurmak ve sonrasında normal kan elemanlarının yapılmasını sağlamaktır.

    Kötü huylu blast hücreler çok hızlı çoğalırlar. Bunlar olgunluk ve çoğalma zamanlarına göre çeşitli evrelere ayrılırlar: 1) Mitoz, 2) G devresi, 3) S devresidir. Tedavideki amaç; birbirinden farklı etkilerdeki ilaçların bir program çerçevesinde uzun süre kullanılarak tüm safhalardaki blastların öldürülmesidir.

    Yaklaşık 3 yıl süren tedavide 4 safha yer alır:

    1- YÜKLEME TEDAVİSİ (Balyoz Harekatı):

    Birbirinden farklı 5-6 çeşit ilaç damardan aynı anda verilir. Amaç kötü huylu hücrelerin 2 ay içerisinde hızla öldürülmesidir. Vücudumuzu işgal etmiş düşman kuvvetlerine karşı dost birliklerin topla, tüfekle, bombayla taarruzudur. Adeta bir Kurtuluş Savaşı başlamıştır.

    2- PEKİŞTİRME TEDAVİSİ (Jet Tesiri):

    Paniğe kapılan, dağılan kötü hücreler hemen kendilerini korumak, direnebilmek için zırhlara bürünmekte, gizlenmekte ve çoğalmaya çalışmaktadır. Vücudumuzun silahlı kuvvetleri ile birlikte dost güçler havadan, karadan ve denizden düşmana bombalarla saldırmaktadır. 3-4 ay süren bu tedavide çok yüksek doz birbirinden farklı tesirli ilaçlar damardan verilmektedir.

    İşte bu sırda maalesef vücudumuzdaki faydalı hücreler de ölmekte, saçlar dökülmekte, ağızda yaralar çıkmaktadır.

    3- ÖNLEYİCİ TEDAVİ (İstihbarat):

    Kemik iliğinde yenilmiş, parçalanmış, dağılmış düşman hücrelerinin beyin ve sinir sistemi ve üreme organlarımıza yerleşerek, sinsi sinsi faaliyete geçmelerini önleyici tedavidir. Bazı durumlarda radyoterapi (ışın tedavisi) uygulanabilir. Bir nevi gizli servis işlevini üstlenirler.

    4- YENİDEN ÖRGÜTLENMEYE İZİN VERMEYEN DEVAMLILIK TEDAVİSİ:

    Amaç artık tamamen yok edilmiş düşman hücrelerinin vücudumuzda herhangi bir şekilde yeniden çoğalmalarını önlemektir. En son blast yok edilinceye kadar tek tek bulunup parçalanması sağlanır. Yaklaşık 2.5-3 yıl kadar devam eder.

    TEKRARLAYABİLİR Mİ?

    Toplam 3-3.5 yıl süren tedavi sonunda % 85'lere varan oranda tamamen iyileşme sağlanır. Tedavi sonrasında yalnızca kontrollerle izlenen çocuklarımız, tüm sağlılı kardeş ve arkadaşları gibi normal yaşantılarını sürdürürler. hepimizde olabileceği gibi hastalığı yenmiş bireylerde de löseminin yeniden görülme olasılığı az da olsa vardır. Bu durumlarda da benzer tedaviler ve/veya kemik iliği nakli uygulanabilir.

    TEDAVİ PROGRAMLARI:

    Kemoterapide seçilen ilaçlar ve hangi zamanlarda, ne dozlarda verilecekleri uzun süren deneyler ve uygulamalar sonrasında belirlenmektedir. Türkiye'den de birçok değerli bilim adamının katıldığı bu çalışmalar, Hematoloji dergilerinde, kongrelerde açıklanmakta ve kullanıma sunulmaktadır. Oluşturulan bilimsel kurumlarda tedavinin başarısı ya da başarısızlıkları izlenmekte ve sonuçları değerlendirilmektedir. Aksayan noktalar, ulusal ve uluslararası bilimsel kurullarda değerlendirilerek yeni ilaçlar, yeni dozlar ya da değişik metodlar uygulamaya konulmaktadır.

    KEMOTERAPİ İLAÇLARI:

    Lösemi teavisine özgü ilaçların tümü maalesef yurtdışından temin edilmektedir. nakliye sırasında bozulmaması, uygun koşullarda sulandırılması, ısıdan ve ışıktan korunması, istenen sürede ve hızda verilmesi ve damar dışına kaçırılmaması gibi son derece zor ve titiz çalışmaların bir arada olması gerekir.

    MALİYET:

    Tedavide kullanılan ilaçlar son derece pahalıdır. Bir kutusu 100 milyon lira civarındadır. Yüzlerce şişe ilaç kullanılmaktadır. Kateterleri, kitleri, serumları, kan ürünleri hesaplanacak olursa tedavi maliyeti yüz milyarlarca lirayı bulmaktadır.

    LÖSEMİLİ ÇOCUKLAR VE AİLELERİNİN PROBLEMLERİ:

    Okuldan uzak kalmak

    Arkadaşları tarafından dışlanmak

    Toplumun bu çocukların iyileşme şansının olmadığını düşünmesi

    Maske yüzünden hastalığın bulaşıcı olduğunun düşünülmesi

    Çocukların sosyal etkinliklere katılamamaları (Sinema, tiyatro, ...)

    Çocukların sevdikleri yiyeceklerden uzak durma zorunluluğu

    Kan bulamamak

    Parasızlık

    Hastanede çocuklarına refakat etmek isteyen ailelerin iş yerlerinden çok sık izin almaları sonucu işlerine son verilmesi


devamını oku>>

Ağız kanserleri

AĞIZ KANSERLERİ

Ağız Kanseri ve Tedavisi

Ağız kanserlerinin sıklığı ve ciddiyeti

Ağız kanserlerinin çoğunluğu 45 yaşın üzerinde ortaya çıkar ve erkeklerde oluşma olasılığı kadınlara oranla 2 kat fazladır.

Ağız kanserlerinin oluştuğu bölgeler sıklıkla; dil, ağız tabanı, dil köküne yakın yumuşak damak alanları, dudaklar ve dişetleridir. Ağız kanserleri erken dönemde teşhis edilerek tedavi sağlanmazsa yayılarak sürekli ağrı, fonksiyon kaybı, tedavi sonrası düzeltilmesi mümkün olmayan yüz ve ağız deformiteleri, hatta ölümlere neden olabilir. Dişhekimine düzenli aralıklarla gidilmesi ağız kanserlerinin erken dönemde yakalanması açısından da önemlidir.

Ağız kanserlerinin nedenleri nelerdir?

Ağız kanserlerinin kesin nedeni tam olarak bilinmez. Bununla beraber, tütün ürünleri, alkol ve bazı besinlerdeki karsinojen maddeler ve fazla güneş ışığına maruz kalınması gibi faktörlerin ağız kanseri riskini arttırdığı bulunmuştur. Genetik yatkınlık ta ağız kanserleri için risk faktörleri arasındadır.

siagara ve ağız kanseri

Ağız kanserlerinin muhtemel belirtileri

Ağız içinde veya etrafında beyaz veya kırmızı renkli alanlar Ağız içinde hassas, tahriş olmuş, kabarık veya kalınlaşmış alanların olması Ağızda veya boğazda tekrarlayan kanamalar Seste boğukluk veya boğazda yutulamayan cisim hissi Çiğneme ve yutma güçlüğü Dil ve çene hareketlerinde zorlanma Dil veya ağzın diğer bölgelerinde his kaybı, uyuşukluk Alt veya üst çenede meydana gelen şişlikler ve bunun sonucu mevcut protez uyumunun bozulması Ağız kanseri lezyonları başlangıç döneminde ağrısızdır, kanser ilerleyerek sağlıklı ağız dokularında harabiyet oluşturdukça ağrı şikayeti de başlar. Kişinin kendinin ağız kanserini fark etmesi güç olabilir. Bu nedenle düzenli dişhekimine gidilmesi son derece önemlidir.

Ağız kanseri riskinin azaltılması için:

Sigara, pipo gibi tütün ürünlerinin kullanmayınız, tütün çiğnemeyiniz.
Alkol kullanıyorsanız, aşırıya kaçmayınız.
Hem alkol hem de tütün ürünlerini kullanan kişilerde ağız kanseri riski alkol ve tütün ürünlerini kullanmayan kişilere göre 15 kat artmıştır.

Meyve ve sebzeden zengin diyetle besleniniz (araştırmalar bu tür diyetin ağız kanseri riskini azaltabileceğini ileri sürmektedir)
Düzenli olarak dişhekimine gitmeyi ihmal etmeyiniz.



devamını oku>>

Rektum(anüs) kanseri

Rektum ve anus kanseri yaygın bir durum mudur?
Evet. Bu bütün insan vücudunda en çok rastlanan habis durumlardan biridir.

Rektum kanseri neden meydana gelir?
Nedeni bilinmemektedir. Ancak, tıbben yapılan tespitlere göre, bu alanda gelişen kanserlerin birçoğu yukarıda gösterilen selim poliplerden ileri gelmiştir.

Rektum kanseri önlenebilir mi?
Ancak bir dereceye kadar. Bu başlıca periyodik rektum muayeneleri ve sigmoidoskopik muayenelerin yapılıp yapılmadığına bağlı olacaktır. Bu gibi muayeneler sonucu kansere dönüşebilecek selim bir tümör teşhis edilebilinecek ve ortadan kaldırılacaktır.

Rektum kanseri teşhisi nasıl yapılmaktadır?
a. Doktor rektum kanalına parmağını sokarak durumu inceler.
b. Tümör dokusundan bir parça alınarak mikroskobik incelemeye sevk edilir. (Bu basit bir muayenehane işlemidir.)

Rektum kanseri ne gibi belirtiler gösterir?
a. Başlıca belirti dışkıda kandır.
b. Dışarı çıkma saatlerinde değişiklikler olabilir.

Rektum kanseri daha çok hangi yaşlarda olabilir?
Her yaşta meydana gelebilir; fakat çoğunlukla orta ve ileri yaşlarda görülmektedir.

Rektum kanseri nasıl tedavi edilir?
Bütün rektumun ve bağırsağın yaklaşık 60-90 santiminin alınmasıyla. Karın bölgesi çeperinde kolostomi olarak adlandırılan suni bir çıkış açılmaktadır. Bazı hallerde, kanser rektumun üst kısmındaysa, rektumun kanserli parçasını almakta ve bağırsak fonksiyonu devam ettirilebilmektedir. Bu gibi hallerde suni açılış yapılması gerekmemektedir.

Rektum kanseri ameliyatı tehlikeli midir?
Muhakkak ki evet. Eğer tümör vücudun başka taraflarına yayılmadan teşhis edilmişse, ameliyat olacak kişilerin yarıdan fazlası bu dertten kurtulabilmektedir.

Rektumu alındıktan sonra bir kişi normal bir hayat sürdürebilir mi?
Evet. Binlerce kişi vardır ki, rektumları olmadığı halde her türlü faaliyetlerini sürdürebilmektedirler. Kolostomilerini her gün aynı saatte boşaltmayı geliştirerek, tam faaliyetlerini sürdürebilmektedirler. Kolostomi açılışı üzerine muhtelif torbalar yerleştirilmekle hasta evde bulunmadığı zaman meydana gelebilecek dışkı ve pis koku çıkışlarına karşı konulmaktadır.


devamını oku>>

Mezotelyoma

Mezotelyoma
Son yıllarda ülkemizde sıkça görülmesine rağmen nadir tümörler arasında yer alan mezotelyoma, akciğer, kalp ve karın organlarını çevreleyen sırasıyla plevra, perikard ve periton adı verilen zarlardan orijin alan habis bir tümördür. Çoğu kez asbest maruziyetine bağlı olarak ortaya çıkan bu tümör, en fazla plevrada (akciğer zarı) görülür.
Mezotelyoma için risk faktörleri nelerdir ?


Mezotelyoma için bilinen en önemli risk faktörü asbest maruziyetidir. Lifsel yapıda mineral olarak tanımlanan asbest, birçok sanayi kolunda yaygın olarak kullanılabilmektedir. Örneğin fren balata sistemleri, ısı izolasyon materyalleri ve yalıtım materyalleri üreten iş kollarında ve gemi sanayisinde asbest kullanıldığı bilinmektedir. Asbest kullanılan işyerlerinde yeterli korunma önlemi alınmıyorsa havada uçuşan bu lifsel partiküller solunum yoluyla akciğere girmekte ve oradan akciğer zarına göç ederek mezotelyomaya neden olmaktadır. Mezotelyoma dışında akciğer kanseri gelişiminde de önemli bir risk faktörü olan asbest, ayrıca 'benign asbestoz' adı verilen ve plörezi ya da interstisyel akciğer hastalığına yol açan kanser dışı bazı hastalıklar için de risk faktörüdür.


Prof.Dr.İzzettin Barış, İç Anadolu Bölgesi'de yaptığı araştırmalarda, toprakta bulunan bazı minerallerin de (Erionite gibi) asbest gibi mezotelyomaya neden olduğunu saptamıştır. Anadolunun bazı yörelerinde beyaz toprak adı verilen bu mineralleri içeren toprak, sıva ve boya malzemesi olarak evlerin duvarlarına sürülmekte ve bu nedenle bu bölgelerde mezotelyoma sık görülen bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır.
Son yıllarda yapılan çalışmalarda SV adı verilen virüsün mezotelyoma gelişimi ile ilişkili olabileceği bildirilmiştir.
Mezotelyomada belirti ve bulgular nelerdir ?
Hastalık çoğunlukla akciğer zarında sıvı birikimine yani plöreziye neden olduğu için ilk belirtiler çoğu kez sırt, göğüs ve yan ağrısıdır. Başlangıçta nefes almakla batıcı karakterde olan ağrı, giderek süreklilik kazanır ve şiddetini arttırır. Plevra boşluğunda biriken sıvı miktarının artması ile hastada nefes darlığı ortaya çıkar. Bunun dışında öksürük, nadiren çomak parmak, hastalığın yaygınlığı ile ilişkili olarak karında şişme, karın ağrısı gibi belirtiler de olabilir.
Mezotelyomada tanısal yaklaşım
Yukarıda belirtilen yakınmalarla hekime başvuran hastada yapılan muayenede hasta tarafta solunum sesleri azalmıştır ve genellikle göğsün hasta tarafının sağlam tarafa göre hafif küçülmüş olduğu saptanmıştır. Yine hasta tarafta omuz daha düşük pozisyondadır. Standart akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografik tetkikte plevra boşluğunda sıvı toplandığı akciğer zarının akciğeri bir zırh gibi saracak şekilde kalınlaşmış olduğu görülür.
Radyolojik yöntemlerle plevra boşluğunda sıvı saptanan hastadan bir enjektör yardımı ile bir miktar sıvı alınarak incelenir. Sıvıda tümör hücrelerinin görülmesi ile nadir olgularda mezotelyoma tanısı konulabilir ancak kesin tanı için çoğu kez doku parçasına yani biyopsiye ihtiyaç vardır. Biyopsi kapalı plevra biyopsisi, açık plevra biyopsisi ya da torakoskopik yöntemlerle yapılabilir.
Tedavi
Biyopsi materyalinin incelenmesi ile mezotelyoma tanısının konulmasını takiben tedavi planlaması yapılmalıdır. Mezotelyomanın epitelyal, sarkomatöz ve mixt tip olmak üzere 3 alt grubu vardır. Sarkomatöz ve mixt tip mezotelyomada kemoterapi ve radyoterapi uygulanırken, epitelyal tip mezotelyomada karşı akciğer ya da diğer uzak doku ve organlara ****staz yoksa cerrahi tedavi seçeneği de mevcuttur. Cerrahi girişim sonrası hastaya kemoterapi ve radyoterapi de uygulanmalıdır.


devamını oku>>

Mesane kanseri

Mesane Kanseri

Erkek mesane kanseri olması riski kadınlardan üç kat daha fazladır. Amerika da her yıl yaklaşık kırk bin yeni mesane kanseri olayı teşhis edilir ve onbeş binden fazla ölümün nedeni bu hastalıktır. Mesane kanseri kırk yaşın altındakilerde nadiren görülür. Bunun en azından çevresel faktörlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu hastalık sigara içenlerde boya, kimya ve lastik sanayiinde çalışan işçilerde daha fazla görülür.

Belirtiler

-İdrarda kan;

-Pelvik sancı (ön ve yanlardaki kalça kemiklerinde sancı);

-İdrar yapmada zorluk;

Teşhis

En sık görülen ilk belirti, ağrı ya da başka bir rahatsızlık olmaksızın, idrarda kan bulunmasıdır. Sık yapılan bir teşhis hatası, idrardaki bu kanın mesane iltihabına bağlanmasıdır. Eğer mesane kanserini düşündüren şikayetleriniz varsa, doktorunuz kanserli hücreleri saptamak üzere idrar tahlili yaptıracaktır. IVP denilen özel bir böbrek röntgeni çekilebilir ve doktorun mesanenin içini görebilmesi için, sistoskopi yapılacaktır. Sistoskopi sırasında, habis hücreler açısından mikroskop altında incelenmek üzere, mesane duvarından parça alınır.

Eğer kanser saptanırsa, doktorunuz kanserin hangi evrede olduğunu saptamak için, karın ya da pelvis tomografisi isteyebilir. Kanserin mesane dışına yayılıp yayılmadığını anlamak için yapılan testler, göğüs röntgeni ve kan tahlilleridir.

Eğer mesanedeki tümör küçükse ve mesaneyi kaplamamışsa, iyileşme şansı yüksektir. Bu türden mesane kanseri olan insanların yaklaşık %50si ile 70i arasında kalan kısmı üç yıllık bir süre içerisinde iyileşme gösterecektir.

Mesane kanserinin çevre dokulara yayılması kötü prognoz göstergesidir, bu nedenle erken teşhis son derece önemlidir.

Tedavi

Yüzeysel mesane kanserindeki tedavi genellikle tümörün kendisinin alınması şeklindedir. Bunun için büyük bir ameliyat gerekmez, çünkü cerrah tümörü bir sistoskop aracılığıyla alınabilir.

Yüzeysel tümörün alınmasından sonra biyopsiyi ihtiva eden sistoskopik değerlendirme her 3 ile 6 ayda bir kanserin yeniden oluşup oluşmadığını belirlemek için yapılır. Eğer bu olay yinelenirse, tümör yeniden sistoskopi ile alınabilir. Ancak bu sefer gelecekteki mesane kanseri olasılığını azaltmak için kanserle mücadele edici ilaçlar verilir.

Eğer hastalık mesane kasları ve yağ dokusunu kaplarsa mesanenin kendisinin, erkeklerde de prostat bezinin de birlikte olmak üzere, alınması gerekir. İlerlemiş mesane kanseri olan kadınlarda da yumurtalıkların, rahmin ve vajinanın bir kısmının alınması gerekir.

Mesanenin alınması, idrarın geçeceği bir açıklığın yaratılmasını gerektirir. Bunu yapmanın değişik yolları vardır. En başarılı olan tekniklerden birinde üreterler, bir parça bağırsaktan yapılmış yapay bir mesaneye bağlanırlar. Yani mesane göbeğin yan tarafından vücudun iç kısmına tutturulur. Daha sonra idrarı giysilerin altından vücut üzerinde bir torbaya boşaltmak üzere karın duvarından bir delik açılır. Buna ileal kanal işlemi denir.

Bazı hekimler, invazif (yayılma gösteren) mesane kanseri için bu operasyondan sonra radyasyon terapisi ve kemoterapi önerirler. Tümör lenf ise kemoterapi kullanılabilir. Metastatik hastalığı (diğer organlara yayılan kanser) olan şahısların %30 ile 70 i arasındaki kısmında kemoterapi kanserin yayılmasını kontrol altına almak ve ağrıyı hafifletmek açısından yararlıdır. Ancak bunun yararı 6 aydan daha fazla sürmez ve kanser bu süreden sonra ilerlemeye devam eder.

Mesanenin ameliyat ile alınması veya radyasyon terapisi ile devam eden kemoterapinin bir kombinasyonu yayılma gösteren (invasiv) hastalığı olan şahısların bazılarında yaşamı uzatır.


devamını oku>>

Kanserde aşı umudu

Kansere aşı umudu!


Sabah Gazetesinden alınan habere göre: Verem aşısı gibi kanser aşısı geliyor. İnsanlar üzerindeki en ciddi deneme yakında başlıyor. İtalya'nın Torino kentinde kansere karşı en önemli adım atılıyor

Denemelere başladılar!

Dünyadaki ilk kanser aşısını farelerde başarıyla deneyen İtalyan bilim adamları şimdi aynı aşıyı 20 kanser hastasında deneyecek. Araştırma üç yılda sonuç verecek. Aşı başarılı olursa, devam edilecek.

Verem aşısı gibi kanser aşısı geliyor. İnsanlar üzerindeki en ciddi deneme yakında başlıyor. İtalya'nın Torino kentinde kansere karşı en önemli adım atılıyor. Dünyadaki ilk kanser aşısını farelerde başarıyla deneyen İtalyan bilim adamları şimdi aynı aşıyı 20 kanser hastasında deneyecek. Araştırma üç yılda sonuç verecek. Aşı başarılı olursa, ilk aşamada meme, rahim ve prostat kanserine karşı uygulanacak.

1- İtalya'da aşı bariyeri

İtalyan bilim adamları, kanser hastalıklarının yüzde 30'unun nedeni olan ErbB-2 genlerindeki hatayı düzeltecek yeni aşıyı, ilkbaharda insana uygulayacak.

Bir grup İtalyan bilim adamı kansere karşı ürettikleri aşıyı fareler üzerinde denediler. "Deneysel Tıp'ta Uluslararası Araştırma Vakfı" bünyesinde biraraya gelen İtalyan bilim adamları, kanser hastalıklarının yüzde 30'nun nedeni olan ErbB-2 genlerindeki hatayı düzelterek kanserin önüne geçen yeni aşıyı ilkbaharda yirmi insan üzerinde de uygulayacak.

Torino'daki Molinette Hastanesi ve Torino Üniversitesi tarafından kurulan uluslararası vakıf bünyesinde yapılan araştırmalar sonucunda bulunan aşının, Milano'da büyük bir ilaç firması tarafından üretileceği belirtildi.

TEDAVİ DEĞİL BARİYER

Araştırmacılar, aşının amacının tedavi değil, başlangıç aşamasında olan kanserin önüne geçmek olduğunu belirtti. Genetik olarak kanser hastalığına yakalanma olasılığı yüksek olan farelere uygulanan aşı, bu hastalığa karşı inanılmaz bir bariyer yarattı. Bilim adamları aynı şeyin insan organizmasında da meydana gelebileceğini öne sürüyor. Araştırmaları yapan vakfın Bilimsel Komite Başkanı İmmunulog Profesör Guido Forni, yeni bulunan aşının kullanım mekanizmasını şöyle açıkladı: "Kanserden hastalanan 100 kişiden 30'unda genetik bir bozukluk olduğu görüldü. Bizim tekniğimiz hatalı DNA'nın üretemediği proteini hücrelerin yeniden üretmesini sağlayacak mekanizmayı vücuda yerleştirmekten ibaret. Aşı hücreye verildikten sonra küçük bir elektrik akımı ile zardan geçmesi ve faaliyete geçmek üzere çekirdeğe yerleşmesi sağlanıyor."

Eğer aşı başarılı olursa, teşhisi kolay olan meme, rahim ve prostat kanserlerine de uygulanacak. Aşının insanlar üzerinde başarılı olup olmadığı yolundaki karar 5 yıl sonunda verilecek, ancak bilim adamları, 3 yıl sonra araştırmanın sonucunun belli olabileceğini belirtti.

ÜNİVERSİTELER İŞBİRLİĞİ YAPTI

Torinolu bilim adamlarının, Bologna, Chieti, Camerino üniversitelerinin de işbirliği ile bulduğu aşının insanlar üzerinde de başarılı olmasından sonra, kanser riski taşıyan herkese uygulanabilecek. Bazı Amerikalı ve İsviçreli araştırmacılar Torino'ya geldi.

AŞI FARELERDE BAŞARILI OLDU

Genetik olarak kanser hastalığına yakalanma olasılığı yüksek olan farelere uygulanan aşı, bu hastalığa karşı inanılmaz bir bariyer yarattı.

2- Kanser aşısı geliyor

Amerika'da Kimmel Kanser Merkezi'nde bulunan aşı ile farelerde gen eksikliği giderilerek kanser önlendi. Bir yıl sonra aynı yöntem insanlara uygulanacak. Doktorlar çok umutlu...

İnsanlığın başbelası kansere karşı yapılan araştırmalar yeni bir umut kapısını araladı. Amerika'da yapılan bir araştırmanın açıklanan sonucuna göre, 'kanser aşısı' artık ulaşılması zor bir hayal olmaktan çıktı. Bilim adamları, özellikle gen tedavilerinde uygulanacak, vücutta bulunmayan genin vücuda yerleştirilmesinin bir çeşit aşı olarak da kabul edilebileceğini belirtti. Yapılan açıklamaya göre, farelerde kanseri yok eden aşının insan vücudunda nasıl uygulanacağını bir yıl içinde tesbit edilecek.

Thomas Jefferson Tıp Fakültesi'ne bağlı Kimmel Kanser Merkezi'nde, Prof. Kay Huebner ve arkadaşları kısa bir süre önce, insan vücudundaki eksik genin (missing genin) meme, rahim ağzı ve akciğer kanserlerine neden olduğunu ortaya çıkardı. Ekip, bundan sonraki en önemli işin, eksik olan bu genin vücuda yerleştirilmesi olduğunu açıkladı. Yapılan açıklamada, başarılı laboratuar çalışmalarının kanıtlanmasından sonra insanlar üzerinde de çalışmalara başlandığı ve en geç bir yıl içinde geniş çaplı tedaviye başlanacağı belirtildi.

GEN TESTİYLE TESBİT EDİLİYOR

Prof. Kay Huebner, kanser hastalığında erken teşhisin çok önemli olduğunu belirterek, şunları söyledi: "Biz, üniversitemizde, yaygın olarak gen tahlillerini yapmaya başladık. Bu tahliller çerçevesinde, riskli kişileri tespit ediyoruz. Gen çalışmalarının ilerlemesiyle artık kan sayımı yapar gibi genlere bakılarak, eksik olan genlerin yerine konularak, hastalığın tedavisi yoluna gidilecektir. Bu gerçekten önemli bir adımdır. Çünkü, ailesinde kanser hastalığı riski olanların daha hastalık ortaya çıkmadan teşhisi yapılabilecektir. Ve kişinin hastalığa yakalanması önlenebilecek. Böylece, kanserin önü kesilecektir."

Profesör Huebner, gen eksikliğini gidererek farelerde kanseri yok ettiklerini belirterek, aynı yöntemi insan vücudunda nasıl uygulayacakları üzerinde çalıştıklarını söyledi. Prof. Huebner, gelinen noktayı şöyle anlattı: "Genler, kişilerde anne ve babadaki özelliklerin çocuğa geçmesini sağlayan hücre çekirdeğinde bulunan maddelerdir. Genlerin her biri, insan vücudunda bir özelliği oluşturur. Daha doğrusu oluşmasını düzenler. Genler, insan hücresinin çekirdeğinde bulunur. İnsan biyolojisi ve hastalıkları genlerin etkisi altındadır. Her geçen gün, hastalıkların kökeninde genlerin rolünü daha iyi görmekteyiz."

EN FAZLA BİR YIL

Doktor Huebner sözlerini şöyle sürdürdü: "Bizim yaptığımız çalışmada da, bazı cins kanser hastalığında, gen eksikliği gördük. Laboratuar çalışmasında yok olan bu geni farelere verdiğimizde kanserin kaybolduğunu kanıtladık. Bu aşamadan sonra, bizim gibi diğer araştırmacıların en büyük sorunu olan, bu genin insanlara nasıl verileceği sorusu ortaya çıktı. Bu genin, aşı gibi virüsle mi, yoksa ilaçlarla mı verileceği sorusuna cevap aranıyor. Yapılan son çalışmalar, virüsler yoluyla aşı gibi vücuda enjekte edilmesi konusu ağırlık kazanıyor. Ancak, bazı hastalarda bu aşıya karşı bazı tepkiler oluşturması da göz önüne alınması gereken noktalar. Ancak, en fazla bir yıl içinde bu konudaki çalışmalarımızı dünyaya açıklayacağız."

GEN TAHLİLİYLE ERKEN TEŞHİS KOLAY

Kimmel Araştırma Merkezi Mikrobiyoloji ve İmmünoloji Bölümü Başkanı Prof. Kay Huebner, hastalığın tedavisi için eksik olan bu geni, aşı gibi, insan vücuduna en geç bir yıl içinde yerleştirilebileceğini açıkladı.

KANSER RİSKİ AZALTILABİLİR

Kansere karşı bizim de yapacaklarımız var. Uzmanlar, domates, mürdüm eriği ve avokadoyu bir numaralı koruyucu ilan etti. Araştırmacıların dize getirmek için uğraştığı kanserden korunmak için bizim de alacağımız bir dizi önlemler var.

Uzmanlara göre, domates, mürdüm eriği, yeşil yapraklı sebzeler ve avokado, bir numaralı kansere karşı koruyucudur. Özellikle, bu meyvelerin içinde Lutein maddesi bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar Lutein'in kanser riskini azalttığını ortaya çıkarmıştır. İşte kanser riskine karşı neleri yapmanız ya da yapmamanız gerekenler:

* Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü'nün son raporunda, domates ve eriğin içinde bol miktarda bulunan Lutein'in özellikle prostat kanserlerini önleyici olduğu açıklanmıştır.

* Meyve ve sebzeyi bol miktarda yemelisiniz. Bunu gerçek bir alışkanlık haline getirmelisiniz. Böylece, kalın bağırsak kanserlerinden de korunacaksınız. Ayrıca, bu tür beslenme sizi ince tutacağından kalp hastalıklarından da korunmuş olacaksınız.

* Kırmızı et hiçbir zaman masumiyetini kanıtlamadı. Kuşkusuz, kırmızı et, vücuda gerekli olan kaliteli protein açısından çok zengin. Ancak, etin içinde bulunan heterocyclic maddesinin bazı kanser türlerine yol açabileceğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır. Eğer, etten asla vazgeçmem diyorsanız, etin yağsız olmasına dikkat edin. Etin, daha önceden zeytinyağı ve bazı otlarla dinlendirdikten sonra pişirin. Zeytinyağlı dinlendirilmiş ette, heterocyclic asidin etkisi azalır. Sonuç olarak, kırmızı eti az yeyin.

* Şekerler, adı kadar masum değil. Kanser hastalığında şekerlerin, tatlandırıcıların doğrudan bir ilgisi bulunmuyor. Ancak, fazla şeker ve şekerli gıdaların alınması şişmanlığa yol açıyor. Şişman kişilerde de, kalp ve kanser riski artıyor.

* Mümkün olduğu kadar stresten uzak kalın. Stresin kanser ve kalp hastalığından doğrudan ilişkisi olduğu artık kanıtlanmış durumdadır.

Kaynak:Sabah


devamını oku>>

Kanserde alternatif tedaviler-kanser aşısı

Kansere �alternatif� çözüm


Telefondaki ses �Kansere yönelik ABD�de uygulanan ilginç ve çok başarılı sonuç veren bir yöntem var, haberiniz var mıydı?� diyor. Başlangıçta çok iddialı gelen bu cümlenin peşinden koştuğumuzda gerçekten ilginç, ilginç olduğu kadar sonuçsal olarak büyük oranda bilimsel verilere dayanan bir manzarayla karşılaştık.


Bu cümle bizi İzmir�in Ödemiş ilçesine götürdü. İddialı cümlenin önemli bir tarafı bu ilçedeydi. Aksiyon ekibi olarak Ödemiş�te bir bilim adamının biraz da kuytularda kalmış tesbit ve yöntemlerini öğrendikçe bunların Aksiyon okurları tarafından da paylaşılmasını istedik. Kansere çözüm... Gerçekten iddialı. Ancak dosyayı tümüyle okuduğunuzda karşınızda alternatif metodların varlığını göreceksiniz.

Yediğimize�içtiğimize dikkat!

Yaşam sürüp giderken soluduğumuz havadan, içtiğimiz sudan ve besin maddelerinden savunma sistemimizi zayıflatan veya çökerten bir sürü madde bünyemize girer. Buna ilaveten, gıdalarda bulunması gereken ve bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışması için olmazsa olmaz nitelikte bazı maddeler, üretim politikalarının ekonomik hedefe yönlendirilmesi yüzünden tamamen yok olmuştur.

Büyük küçük bütün şehirlerimizde şebeke suları klor ile temizlenmekte. Halbuki klorun, sudaki organik maddelerle etkileşerek Trihalometan dediğimiz çok güçlü bir kanserojene dönüştüğünü söylüyor uzmanlar. Bu tehlikenin farkına varan Batı, tüm şehirlerinin musluklarından akan suları oksijenle arıtmakta.

Sosis, salam, sucuk gibi et mamülleri ise, taze görünümleri bozulmasın diye nitrit veya nitrat katkı maddeleriyle hazırlanıyor. Bu katkı maddelerinin etin moleküler yapısı ile etkileşip yine etkili bir kanserojen olan nitrosamine dönüştüğünü söylüyor doktorlar.

Meyve ve sebzelerimizin durumu da içler acısı. Artık yerli tohum bulmak neredeyse imkansız hale geldiğinden, yurt dışından aldığımız tohumlarla bu açık giderilmeye çalışılıyor. Ancak, mutfaklarımızda en çok kullanılan domates, patates, biber, patlıcan vb, sebzelerin tohumlarının üzerinde oynanan genetik oyunlar ve üretimi çoğaltmak, mahsulü daha iri hale getirmek uğruna kullanılan hormonlar bu besin maddelerini kanserojen hale getirmekte.

Dar bir sahada uzun süre aynı toprağı işlemek, tarlanın tüm minerallerini yok etmekte. Bunu telafi etmek için kullanılan azotlu, potasyumlu ve fosforlu yapay gübreler üretilen sebzede bulunması gereken tüm hayati niteliklerin kaybına neden olmakta.

Kanser korkulu rüya olmaktan çıkıyor

Her yıl yaklaşık 500 bin insanımıza kanser teşhisi konmakta. Dünyada ise yine her sene milyonlarca insanın canını alan ve almakta olan son yüzyılın belalısı kanser, artık korkulu rüyamız olmaktan çıkma noktasında. Yıllar önce keşfedilen ancak bazı çevrelerin kamuoyundan sakladığı bir yöntem ile, kanserin birçok türü, geç teşhis edilse bile tedavi edilebiliyor. Bu tedavi yöntemi ile kansere karşı yüzde 90�lar oranında bir başarı sağlanmış durumda. Peki bu tedavi yöntemi nedir? Nasıl uygulanır? Bugüne kadar uygulanan klasik tedavi yöntemleri neden başarısızdı? Bu yeni yöntemin maliyeti nedir? Bunun gibi soruların cevabını aşağıda okuyacaksınız.

Ancak bunları okumadan önce yıllarını tıp bilimine adamış bir insanın kanserle mücadelesine ve bugün geldiği noktaya dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Bir doktorun kanserle savaşı

1914 yılında doğan ve tıp alanındaki parlak başarılarıyla dikkat çeken doktorumuz, 1943 yılında Diseksiyon Atlası kitabını yayınladı. Bu kitap Türkiye�de yayınlanan bu alandaki ilk telif eser oldu. Doktorumuzun asıl başarısı 1960 yılında gerçekleşti. Bu yıllarda ABD�de bir hastanede çalışan doktorumuza, çok sevdiği bir hocası tarafından şeffaf beyin modeli yapması söylenir. Bir sene bunun üzerinde çalışan doktorumuzun yaptığı �Şeffaf Beyin Modeli�, 1960 senesinde ABD Tabipler Birliği�nin Miami şehrinde düzenlediği Bilimsel Araştırma Toplantısı�nda bin 800 eser arasından birinci seçilir ve Billing Altın Madalyasını kazanır.

Bu tarihten itibaren Türkiye�ye geri dönen doktorumuz kendisini İzmir�in Ödemiş ilçesinde insanların hayatlarını kurtarmaya adar. Birçok meslektaşının aksine büyük şehirlerde ve hastanelerde çalışmak yerine Anadolu�nun küçük bir kazasında çalışmayı tercih eder. Yıllar birbirini kovalar ve takvimler 1993�ü gösterdiğinde doktorumuzun hayatında çok önemli bir olay gerçekleşir. Zira kendisine kanser olduğu söylenir meslektaşları tarafından. Birden hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer. Ne de olsa bu hastalıktan kurtuluşun olmadığını iyi bilmektedir. Neyse ki kendisini çabuk toparlar ve teşhis konduğu gece aklına yıllar önce yabancı bir dergide okuduğu bir makale gelir. Meslektaşlarının ısrarına ve ricalarına karşı gelerek klasik kanser tedavisinin uygulanmasını reddeder. Okuduğu makale onun ABD�ye gitmesine neden olur. Çünkü bu makaledeki tedavi yalnızca bu ülkenin San Diago şehrinde bir klinikte uygulanmaktadır. Doktorumuz da burada iki hafta tedavi gördükten sonra tekrar Türkiye�ye döner. Girdiği checkup�lar sonunda artık vücudunda kanserli hücre kalmadığını görecektir doktorumuz.

Yukarıda kısa bir özgeçmişini verdiğimiz kişi Op. Dr. İlhami Güneral�dir. İzmir�in Ödemiş ilçesinde doktorluk mesleğine devam eden Güneral, kendisini adeta kanserli hastaların iyileşmesine vakfetmiş durumda. Peki neden kanser teşhisi konduğunda klasik kanser tedavisine �hayır� dedi İlhami Güneral? Bunu kendisi şöyle açıklıyor; �Klasik kanser tedavi yönteminin hasta üzerinde ne sonuç verdiğini mesleğim gereği çok iyi biliyordum. Ben prostat kanseri olmuştum. Bu kanseri kimileri küçümser ama unutulmamalı ki iki Fransız Cumhurbaşkanı bu kanserden hayatlarını kaybetmiştir. Yani sizin anlayacağınız klasik tedavi yöntemi ile bu hastalıktan kurtuluş şansım yoktu.�

Evet hemen hergün gazete sayfalarında kanserle savaşta yeni bir yöntemden ya da ilaçtan bahsediliyor ve yakında kanserin korkulu rüyamız olmaktan çıkacağını yazıyorlar. Fakat çevremizde ve dünyada insanlar bu hastalıktan ölmeye devam ediyor. Resmi kanser tedavisinin bu başarısızlığı ister istemez insanların farklı alternatiflere yönelmesine ve derdine deva aramasına neden oluyor. Kimileri dualarla, kimileri yatır ziyaretleri ile, kimileri otlarla, kimileri de yiyeceklerle bu amansız derde derman arıyor. �Denize düşen yılana sarılır� atasözünü haklı çıkaran kanserli hastalar yaşamlarını sürdürebilmek için her yolu deniyorlar. Lakin sonuç genelde hep aynı ve hasta...

Klasik kanser tedavi yöntemi nedir?

Dr. İlhami Güneral�in �klasik kanser tedavisi yöntemleri� ifadesiyle kastettiği, hemen hepimizin bildiği kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi müdahaledir. Cerrahi, radyoterapi (ışın tedavisi) ve kemoterapi (ilaç tedavisi) tedavi yöntemlerinde (bunlar onaylanmış üç kanser tedavi yöntemidir) kaydedilen tüm teknolojik ilerlemelere rağmen, kanserden dolayı ölüm oranlarında hiçbir azalma olmamıştır. Cerrahi müdahalenin bazı durumlarda faydalı olduğunu ve diğer iki yöntemin yararlı olması bir tarafa birçok kanser türünde insan hayatını kısalttığını söylüyor Güneral. Kemoterapinin ve radyoterapinin yüzde itibariyle çok düşük kimi kanser türü dışında kanserli hastalara hiçbir yarar sağlamadığı gibi çoğu kez hastanın ömrünü önemli ölçüde kısalttığını iddia ediyor. Bu iddiasını da şöyle açıklıyor; �Bizde hâlâ kullanılan kemoterapetik ilaçlar artık tıp camiasında alay konusu olmaya başladı. Örneğin 5FU Amerikalı doktorlar tarafından harfler kelimeye dönüştürülerek �Five Feet Under� yani �bir buçuk metre aşağıya� diye okunmaktadır. Anlamı da mezara girmektir. Diğer bir ilaç ise, BCNU, �Be seeing you� yani �görürsün gününü� diye okunmaktadır. Ayrıca Methotrexte ilaç kutularında Amerika�da şöyle bir uyarı vardır; �Bu ilaç anti�metabolik kemoterapi uzmanları tarafından uygulanabilir. Toksit ve hatta ölümle sonuçlanabilecek etkisi doktor tarafından hastaya önceden bildirilmeli ve hasta sürekli olarak doktorun kontrolü altında tutulmalıdır.� Gelin görün ki aynı ilacın bizdeki kutularında böyle bir ikaza rastlayamazsınız. Tıp camiası için herhangi bir hastalığı iyileştirmenin yanında, aynı derecede önem arzeden diğer bir konu da bu hastalığa sebebiyet veren etkenleri minimuma indirmek hatta mümkünse yok etmektir. Ancak klasik kanser tedavisinde bu hep gözardı edilmiştir.�

Klasik kanser tedavisine kimler ne diyor

Yıllardır kanserli hastalara tek kurtuluş reçetesi olarak sunulan kemoterapi ve radyoterapi hakkında Nobel Ödülü almış doktorlar da veryansın ediyor. İki kez Nobel Bilim Ödülü kazanan Dr. Linus Pauling, �Herkes şunu bilmelidir ki, konvansiyonel kanserle savaş büyük bir sahtekârlıktır� diyor. Milli Kanser İstişare Komisyonu�nda uzun süre çalışan ve de DNA�nın çift heliks (sarmal) yapısını keşfeden yine Nobel Ödüllü Dr. James Watson daha da sert konuşuyor, �Bu kanser savaşı hikayesi bir öbek dışkıdan başka birşey değildir� diyor. Ve nihayet büyük araştırmacı Dr. Robert Atkins ise; �Hiçbir işe yaramadığını bile bile hastasına kemoterapi uygulayan bir doktor hoşgörülü tabirle bir budala ve gerçek anlamda ise bir canidir� diyor. California Tıp Okulu Üniversitesi�nden Dr. Alan Lerine, �Bu ülkede kanserlilerin çoğu kemoterapi yüzünden ölüyor. 10 seneye yakın bir süreden beri istatistiklerin kanıtladığına göre göğüs, kolon (bağırsak) ve akciğer kanserlerinde kemoterapi tamamen etkisizdir. Ve de yan etkisi yani bağışıklık sistemine verdiği zarar yüzünden ölümü çabuklaştırmaktadır.�

Kişisel çıkışlarla kalmıyor klasik kanser tedavisine eleştiriler. Amerika başta olmak üzere birçok ülkede bazı kuruluşlar ve toplantıların sonuç bildirilerinde bu yönteme veryansın ediliyor. ABD Senatosuna bağlı Office of Technology Assessment yani Teknoloji Değerlendirme İdaresi�nin raporu şöyle; �Yapılan incelemelerle görülmüştür ki, konvansiyonel tedavi kanser vakalarının sadece yüzde 10�20�sinde etkilidir. Yine de kanser potansiyeli mevcut kaldığı sürece bu etki kısa sürelidir.� ABD gibi teknolojik olarak önde olan bir ülkede klasik kanser tedavisi ile ilgili çarpıcı bir örnek de şöyle; �1970�lerin başında ABD Başkanı Nixon, �Kanserle Savaş� diye isimlendirdiği bir hareket başlatmıştı. Milyarlarca dolar harcanarak sürdürülen bu savaş büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. Çünkü aynı süre içinde kanserden ölüm oranı yüzde 5 artış göstermişti.�

American Cancer Society (ABD Kanser Cemiyeti) raporu oldukça uyarıcıdır; �1900�de her 100 ölümden 4�ü kansere bağlı iken, 1988�de bu rakam yüzde 20�ler dolayında gerçekleşmiştir.� Ayrıca Medi Trend mecmuasının 1991�1992 sayısında ABD Hastaneler Birliği�nin şöyle bir raporu yayımlandı; �1990�larda ülkemizdeki kanserli adedi iki misline çıkacak ve 21. yüzyılda kanser kalp hastalıklarından daha fazla can alacak.�

Klasik kanser tedavisi ilaç

firmalarının işine mi yarıyor?

Klasik kanser tedavisine yönelik bunca sert eleştirilere rağmen, bu yöntemler hâlâ insanlar üzerinde uygulanıyor ve tıp camiası alternatif yöntemleri zikredenleri bile aforoz ediyor. Klasik kanser tedavisinin, ilaç firmalarına ve onların taşeronu olan bir kısım doktorlara sağladığı yararlardan başka, kimseye bir fayda getirmediğini söylüyor Dr. İlhami Güneral ve ekliyor, �Görülüyor ki, bugün ülkemizde dostlar alış�verişte görsün diye rastgele kullanılan kemoterapi ilaçları sadece ilaç firmalarına yarar sağlamaktadır. Bunun daha iyi anlaşılması için insanların geçmişe şöyle bir bakması daha sağlıklı olur. Örneğin, 1928 yılında Fleming, Penisilini keşfetti. Ancak o zamanlarda �sulfamit grubu� vardı. Buna muazzam paralar yatırılmıştı. İlaç firmaları bu yatırımı kurtarmak için türlü baskılara başvurmuş ve tam 12 yıl, penisilin üretimini sabote etmişti. Ancak II. Dünya Savaşı�nda binlerce asker ve sivil enfeksiyondan ölünce akılları başlarına geldi ve üçbuçuk ay gibi kısa bir sürede hastalar tedavi edildi penisilinle.� Dr. Güneral�in ortaya atmış olduğu iddia pek yabana atılır türden değil. Çünkü ABD başta olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde ilaç sektörü öylesine güçlenmiş durumda ki, onların yıllık ciroları Türkiye�nin bütçesine tekabül etmekte.

Tıp camiasına yenilikleri kabul ettirmek hiç de kolay değil. Paracelsus�dan, Pasteur�e kadar tam 400 yıl boyunca cerrahlar ameliyattan önce ellerini yıkamamakta direnerek yüzbinlerce hastanın ölümüne neden oldular. Mikroptan söz eden Pasteur, yaşamının büyük bölümünde meslektaşları tarafından alay konusu edildi. Ve nihayet Dr. Jenner, milyonlarca hayat kurtaran çiçek aşısının nasıl etki gösterdiğini açıklayamadığı için tıp dünyasının hücum ve baskılarıyla karşılaşmıştı. Oysa ilim deneylerle tesbit edilmişse artık bilimdir.

Dr. İlhami Güneral�e klasik kanser tedavisinin neden hâlâ uygulanmakta olduğunu sorduğumuzda ise ilginç bir açıklama yapıyor; �İşadamları arasında şöyle bir söz vardır; �yeni keşfe para yatıracak servet sahibi, eski yatırımının yok olacağından habersiz budaladır� diye. Ayrıca bugün ABD�de bütün hastaneler ilaç sanayiinin emri altındadır. Bu durumdaki hastanelerin ilaç firmalarını karşılarına alarak alternatif tedavi yöntemlerine yönelmeleri çok zor hatta imkansızdır.�

Klasik kanser tedavisi

ömrü azaltıyor mu?

Klasik kanser tedavisi yöntemlerinden olan kemoterapi ve radyoterapinin hasta üzerinde uygulanırken hem tümörlü hücreleri hem de sağlıklı dokuları yok ettiğini ve bu uygulamanın yarardan çok zarar verdiğini iddia ediyor Dr. Güneral. Kemoterapi ve radyoterapi, kanserli hastaların yemek yiyebilme kabiliyetini ve iştahını azaltmakta. Bunun neticesinde vücudun gereksinim duyacağı besin maddelerinin alınmasını engellediğinden, kemoterapi ve radyoterapi, yarar yerine hastalara zarar vermekte. Klasik kanser tedavisinde, kısmi olmak şartı ile, başarı oranı ancak yüzde 10�20 arasında.

Ancak Dr. Viriginia Livingston�ın keşfettiği ve bugün ABD�de hâlâ kendi kurmuş olduğu klinikte uygulanan yeni tedavi yöntemi ile kanser tedavisinde yüzde 90�lar seviyesinde bir başarı elde ediliyor. Kanserin sebebi, belli çevrelerde hâlâ ciddi bir tartışma konusudur. Bazı viroloji (virüslerle ilgilenen tıp dalı) uzmanları kanserin virüs enfeksiyonu sonucunda ortaya çıktığını öne sürmekte. Onkologlar ise, çoğu kanser türünün kimyasal maddeler veya radyasyon etkisiyle mutasyona uğramış hücrelerin kontrölsüz çoğalmalarının sonucunda ortaya çıkan yumrulardan ibaret olduğunu savunuyorlar. Dr. Viriginia Livingston�Wheeler ve çalışma arkadaşları, 40 yıl boyunca sürdürdükleri deneyler sonunda kanserin, tüm canlılarda, doğumdan ölüme dek var olan bir mikrop yüzünden oluştuğunu kanıtladılar. Ayrıca, pleomorfik karakterde olan bu mikrop filtreden geçebilecek kadar küçülebildiğinden 1910�da Dr. Peyton Rous�yu yanıltmış ve virüs olarak yorumlamıştı. Bu organizma aynı zamanda konak hücreleri melezleştirebilecek ve bu yolla onlara istila edici ve toksik özellikler kazandırabilecek bir genetik mühendislik becerisi ortaya koyabilecek güce de sahiptir.

Kanser tedavisi devrimi gerçekleşiyor

Dr. Virginia Livingston 1947�de bir mektebin doktorluğunu yaparken kendisine müracaat eden hemşirenin parmak uçlarında ve burun bölmesinde yaralar görüyor ve Scleroderma ile birlikte seyreden bir Reynaud hastalığı ile karşılaşıyor. Merakla her iki yaradan aldığı parçaların mikroskobik tetkikinde o zamana kadar rastlamadığı verem basiline benzer bir mikrop görüyor. Mikrobun Scleroderma ile bir ilgisinin olup olmadığını anlamak için kobaylar üzerinde deneyler yapıyor, hayvanların hepsinde Sclerodermayı andıran değişikliklerin yanı sıra beklemediği bir başka oluşum görüyor. Kanser olasılığı 500 binde bir olan kobayların yüzde 25�inde kanser teşekkül ediyor. Bu deneyler sonucunda kanserin mikrobik bir hastalık olduğunu keşfediyor Dr. Viriginia Livingston. Dr. Virginia bu mikroba Progenitor Cryptocides (P.C.) adını verdi ve elde ettiği sonuç büyük bir keşif kapısını araladı.

Dr. Viriginia deneylerini genişleterek ameliyathanelerde taze ve steril kanser dokularını alarak inceledi ve hangi kanser türü olursa olsun hep aynı mikroba rastladı. Bu sıralarda tavuk çiftliklerini kasıp kavuran bir lökosis (bir kanser türü) salgını hüküm sürüyordu. Dr. Viriginia bu çiftliklerden topladığı hasta tavukların kanından elde ettiği mikroplarla bir aşı yaptı. Aşıyı hasta tavuklar üzerinde denedi. Ölmek üzere olan tüm hayvanlar birkaç saat içinde ayağa kalktılar. Buradan şu sonuca vardı Dr. Viriginia ve çalışma arkadaşları, �kanser mikrobundan elde edilen aşı, kanseri tedavi ediyordu.� Dr. Viriginia son olarak bunu Koch kanunu ile denedi. Bu kanun dört koşulu içeriyordu;

1. Sebep olarak ileri sürülen mikrop, o hastalığın her vakasında görülmeli.

2. Bu mikrop hasta canlıdan alınıp yapay bir ortamda üretilebilmeli.

3. Üretilen bu mikrop, o hastalığa yakalanabilen bir hayvana aşılandığında aynı hastalığı oluşturmalı.

4. Bu son hastadan alınan mikrop bir kültür ortamında yeniden üretilebilmeli.

Dr. Viriginia�nın bu uygulaması başarı ile sonuçlandı. Dr. Livingston�un kanser tedavisinde önemli buluşlarından biri de, mikrobun memelilerin üremesinde olmazsa olmaz nitelikte bir hormon olan Coriogonadotropin salgıladığını keşfetmesidir. Bu hormon, aşılanmış yumurtayı kamufle ederek, gelişmekte olan fetüsü bağışıklık sisteminin hışmından koruyordu. Fakat kanser oluşumuna neden olan bu mikrop aynı hormonla kanseri de kamufle ederek bağışıklık sistemi tarafından deşifre edilmesini önlüyordu.

Dr. Viriginia yazdığı kitabında yeni tedavi yöntemini şöyle anlatıyor; �Aside dirençli olduğunu keşfettiğim ve Progenitor Cryptocides olarak adlandırdığım organizma, tüberküloz ve cüzzama neden olan basillerin birinci dereceden akrabası olan bir basildir. P.C. mikrobu hem �iyi adam�, hem de �kötü adam�dır ve bu nedenle Zorunlu Simbiyont (ortak yaşam süren canlı) olarak adlandırılır. Progenitor Cryptocides tüm kanserlerin etken unsurudur. Bu mikrop bütün hücrelerimizde bulunmakta ve onu kontrol altında tutabilecek olan da yalnızca bağışıklık sistemimizdir� diyor.

Yani kötü beslenme, enfekte olmuş besinler veya yaşlılık nedeniyle bağışıklık sistemimiz zayıfladığında, bu mikrop tutunacağı bir nokta bularak kanserleşen hücreleri tümörlere dönüştürüyor. Daha anlaşılır bir ifade ile, bu mikroplar zorunlu bir ortak yaşam (sembiyoz) sürdürmekte, yani normal hücrelerde sembiyot (ortak yaşam sürdüren organizma) olarak bulunmakta, yalnızca yaraların iyileşmesi sürecinde ortaya çıkmakta. Fakat bağışıklık sistemi ve beslenme ile kontrol altında tutulmadığında, hücre DNA�sına müdahale ederek tümör hücreleri oluşturmakta. Bu normal bir hücre fonksiyonu olmakla birlikte kontrolden çıktığında patojenik bir duruma dönüşmekte.

Bir bakterinin, bakteriye hiç benzemeyen biçimlere bürünecek kadar çok biçimli (pleomorfik) olabilmesinin kendisini çok etkilendiğini söyleyen Dr. Viriginia, �O yıllarda, bir organizmanın virüs mü yoksa bakteri mi olduğuna, özel bir filtreden geçip geçmediğine bakılarak karar veriliyordu. Çok küçük boyutlarda olan virüsler bu filtreden geçiyor, daha büyük olan basiller ise geçemiyordu� diye yazıyor kitabında.

Yine Dr. Viriginia kitabında kanser tedavisinde uyguladıkları yöntemin artık yavaş yavaş kabul gördüğünü şöyle anlatıyor: �Laboratuarımızdaki deneyler ve defalarca elde ettiğimiz klinik başarılarla, kanserin immünoterapiyle önlenmesinin mümkün ve tedavisinde iyi beslenmenin ne kadar önemli olduğunu defalarca kanıtlamış olmamıza rağmen, bu kavram tıp dünyasında yeni yeni kabul edilmektedir.�

Alternatif yöntemle nasıl tedavi ediliyor?

Bağışıklık sistemimiz sayısız hastalığa karşı vücudumuzun tek koruması. Hastalığa yol açtığını bildiğimiz maddelerin yanısıra, vücudumuzda potansiyel olarak hastalık oluşturabilecek binlerce madde de bu sistem tarafından yok ediliyor. Yine hastalığın yok edilmesini takip eden onarım ve iyileşme sürecine de bu sistem katkıda bulunuyor. Bağışıklık sistemi, vücudumuzu hem içeriden (kendi biyokimyasal reaksiyonlarımızın yan ürünleri) hem de dışarıdan gelen saldırılara (bakteriler, virüsler, zehirler v.b) karşı korur. Bu sistem neyin vücudumuzun parçası olduğunu, neyin olmadığını bilir. Eğer böyle bir sistem olmasa insan ömrü haftalarla ifade edilebilecek kadar kısa olurdu ya da bütün hayatımızı yalıtılmış bir oksijen çadırında geçirmek zorunda kalırdık.

Hepimizin vücudunda kansere yol açan mikroorganizma bulunur. Vücudumuzda kanser gelişmesini önleyen bağışıklık sistemimizdir ve yine kansere gelişme imkanı sağlayan da bağışıklık sistemimizin çöküşüdür. Bağışıklık sisteminin çöküşünü sağlayan nedenler ise, trans mineral diye bildiğimiz eser minarellerdir. Bu minarelleri sebzelerden, meyvelerden yani doğal ortamda yetişen bitkilerden alabiliyoruz. Bütün hastalıklara karşı savaş veren ve bizi hayatta tutan bağışıklık sisteminin her zaman güçlü olması gerekiyor. Dr. Viriginia�nın kanser tedavisinde uyguladığı yöntemin temelini de bu oluşturuyor. Dr. Viriginia�nın kliniğinde kanser tedavisi kısaca şöyle uygulanıyor:

* Hasta kliniğe geldiğinde idrar örneği alınıyor. Bu idrarın kültürü yapılıyor ve P. Cryptocides (P.C.) organizmaları ayrıştırılarak otojen aşı hazırlanmasında kullanılıyor. Bu işlemler yaklaşık üç hafta sürüyor.

* İzole edilmiş P. Cryptocides�ler kullanılarak, hangi antibiyotiklerin hastaya yardımcı olabileceğini saptamaya yönelik antibiyotik duyarlılık testleri gerçekleştiriliyor.

* Tübönnikrosis faktör denilen TDNF sağlıklı hasta yakınından alınarak, hasta olan kimseye enjekte edilir.

* Haftada iki defa idrar kültürü yapılıyor.

* Hasta her muayeneye geldiğinde, canlı�boyanmış taze kan damlaları üzerinde karanlık�alan ve aydınlık�alan mikroskop incelemeleri yapılıyor. Bu, hastalığın ilerleyişinin gözlenmesi için yapılan rutin bir testtir.

Bunların dışında hastalara diyet programı uygulanır. Bu diyet, tedavinin temel taşlarından biridir.

Diyet neleri kapsıyor?

Unlu mamüllerde kullanılan yumurtalar da dahil olmak üzere tüm kümes hayvanı ürünleri diyetten çıkarılıyor. Bununla birlikte her tür şeker de yine diyet dışında tutuluyor. Çünkü mikroplar şekeri, demiri ve bakırı çok sever diyor Dr. Viriginia kitabında.

Konuyla ilgili olarak daha fazla bilgi edinmek isteyenler Dr. Viriginia Livingston�un yakında yayınlanacak olan �The Conquest of Cancer� yani �Kanserin fethi� adlı kitaptan temin edebilirler.

Güneral; �Doğal beslenme

kanserin düşmanı�

Anadolu�nun bir köşesinde 86 yaşındaki ihtiyar bir doktor, İlhami Güneral, kendisini kanser tedavisine vakfetmiş bir insan. Ancak onca kanser tedavisinin varlığının kamuoyuna açıklanmamasını da içine sindiremiyor ve �Onkologlarımızın, akademisyenlerimizin özellikle sağlık bakanlığımızın kanserle ilgili o kadar tedavi yönteminden haberleri yok mu? Kanserle ilgili gerçekleri Sağlık Bakanlığı bilmiyorsa gerçekten utanç verici, yok eğer biliyor da susuyor ve gereken tedbirleri almıyorlarsa bu bir günah ve mesleğe ihanettir� diyor.

Tıp mensubu için önlemin tedaviden de daha önemli olduğunu belirten Güneral, �Bazı okurlarınız besin maddelerinin kansere yol açtığı konusunu abartığımı düşünebilirler, bu nedenle global diyeceğim iki olaydan bahsedeceğim. 1940�ta Naziler, Polanya�yı işgal ettiklerinde ülkedeki istatistikçiler yıllık kanser ensidantını 180 bin olarak gösteriyorlardı. Dört yıl süren işgal sonunda rakam 120 bine inmişti. Çünkü işgal esnasında kanserojen nitelikte ne varsa sosis, salam, rafine un, sigara, alkollü ve alkolsüz içkiler, konserveler piyasadan kalkmıştı. Halk, bahçesinde yetiştirdiği ya da denizden elde ettiği ürünlerle yetinmişti� diyor.

Pasifik�te Torres takım adalarında görevli Dr. Nimmo�nun hatıralarında şöyle yazdığını dile getiriyor İlhami Güneral, �13 yıl süren ada hayatımda 4 bin yerli arasında tek bir kanser olayına rastlamadım. Fakat adaya gönderilen 300 dolayındaki memurdan 33�ünde kanser gördüm. Yerliler tamamen doğal yollarla elde ettikleri sebze, meyve ve balıklarla beslenirken, beyazlar sözüm ona medeniyetin ürünü olan konserveler, şekerli gıdalar ve et mamülleri ile besleniyorlardı.�

Son olarak Op. Dr. İlhami Güneral, bir insan üzerinde gerekli etüdlerin tam olarak yapılması halinde kanser teşhisinin bir sene önceden konulabileceğini iddia ediyor.

Tüm bunlar sizce de çok iddialı teşhis ve tesbitler mi?
kaynak:aksiyon


devamını oku>>

kanser aşısı-livingston

Kanseri tartışmaya devam

İstanbul Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faruk Aykan, geçtiğimiz hafta yayınladığımız "Kanser bir bakteri midir?" başlıklı haberde sözü edilen bakteri teorisine ve bu teorileri gündeme getiren Yeni Binyıl yazarı Etyen Mahçupyan'a cevap verdi.

Prof. Dr. Aykan, teorinin zincirleme hatalardan oluştuğunu söylüyor. Ancak klasik tedavinin yanlış ya da eksik olduğunu düşünen doktorlar da yok değil

*Kanser bir bakteridir ve aşıyla tedavi edilir diyen Livingston kliniği için: Literatürde Livingston Kliniğiyle ilgili sadece beş tane yayın bulabildim. Dördü kendi makaleleri. Makalede denilen de sadece dokuda bakteri gözlemlendiği. Kanserle bağlantısı açıklanmıyordu. Bir tanesi de Livingston Kliniği bulgularının doğru olmadığına dair bir yazıydı.

* Kansere neden olduğu ileri sürülen pleomorfik (şekil değiştirebilen) bakteri konusunda:

Pleomorfik bakteri diye bir şey yoktur. Bu insan maymuna, maymun file döner demek gibi bir şeydir.

*İlaç şirketleri ve tıp dergileri ortaklaşa çalışır. Tedavi pahalı olmadığı sürece tıp dergileri yayınlamaz iddiası için:

Sadece pahalı ilaçların kullanıldığı ve övüldüğü makaleler yayınlanıyor dergilerde savı yanlıştır. Tıp dergilerinde doğru kriterlere oturduğu sürece her tür yazı yayınlanabilir. Akupunkturun

kemoterapi kusmalarını azalttığıyla ilgili makaleler de vardır. Akupunktur dünyanın en ucuz tedavilerinden biri. Ayrıca çok pahalı ilaçların başarısız olduğu ya da yaşam kalitesini çok düşürdüğü de yazılır o dergilerde. Bizim ciddiye aldığımız bir dergide yeterli sayıda vaka ile bir makaleleri yayınlandığı takdirde yaklaşımımız elbette ki farklı olacaktır. Ancak yine de bu tür teorilerin tek merkezli olmaması lazımdır. Çok merkezli ve çok hasta sayısı ile çalışılması gerekir.

* Alternatif teoriler ilaç endüstrisine uygun olmadığı zaman yok sayılır, yapılan araştırmalar ve deneyler tıp dergilerinde yayınlanmaz, ilaç sanayii para kazanma uğruna bile bile insanları ölüme yollar, iddiası için:

Geçmişte birçok teori atılmıştır kanser konusunda. Livingston dışında bir sürü teori var. Hepsi araştırılmış ve kanıtlananmamıştır.

* Kanser sistemik (bütün vücutta olan) bir hastalıktır, bir bölgedeki tümörü temizleyerek hastalığı yenemezsiniz savı için:

Kanserin sistemik olduğu savı doğru değildir. Bir kısmı sistemiktir bir kısmı değildir. Mesela meme kanseri, belli evresinden sonra sistemiktir, ama cilt kanseri lokaldir.

t Bağışıklık sistemi çöktüğü an kanser başlar savı için:

Bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla kanserin ortaya çıkması doğrudur. Dolayısıyla bağışıklık sistemi güçlendirilerek ya da uyarılarak tümörü yok etmek de mümkündür. Nitekim modern onkolojide de bu birkaç kanser türünde başarıyla yapılır. Verem mikrobu verilerek savaşılan tümörler vardır mesela.

* Kemoterapi hiçbir işe yaramaz savı için:

Kemoterapinin nedene yönelik bir tedavi olmadığını ve çok yan etkileri olduğunu biliyoruz. Ama erken ve orta evrede çok başarılıdır. Lenfoma, hodgin, testis tümörü ve korio karsinom ise kemoterapiyle tamamen tedavi edilen kanser türleridir. Erken evrelerde artık çok başarılı sonuçlar alıyoruz.

* Kanser tedavisinde geleneksel yaklaşımlar terk edilmelidir savı için: Alternatif tıp tedavisi sırasında da çok ölen vardır. Bunlar hep gözardı ediliyor.

* Vücut kanser bakterisine karşı kendini koruyamaz çünkü bu bakteri, hücrelere saldırdığı zaman HCG isminde bir hormon üretir. Bu hormon bağışılık sistemini aldatan bir hormondur. Normaldeki vazifesi anne karnına düşmüş bebeğin vücut tarafından yabancı madde olarak algılanmasını engellemek. Kanser durumunda aynı koruyuculuğu tümör için yapar savı için:

HCG sadece testis tümörünün tek bir tipinde artar. Diğer tümörlerde bu hormonun artığı görülmez. Bahsedilen tarzda bir görevi de yoktur.

Bağışıklık teorisini destekleyen doktorlar

Kanser tedavisi yarım yapılıyor
Dr. Adnan Noyan altı yıl önce bağırsak kanseri geçirmiş. Ailedeki bütün erkekler bağırsak kanserine yakalanmış ancak bir tek Adnan Noyan kurtuluyor. Dr. Noyan, ameliyattan sonra kemoterapi tedavisine başlıyor. "İlk seanstan sonra uluslararası literatürü taramaya başladım. Benim evremde cerrahi müdahalenin yeterli olduğunu ve kemoterapiye gerek duyulmadığını öğrendim. Ama gittiğim onkolog, ben doktorum diye kemoterapiyi özellikle yapmak istemiş. Dördüncü seansta durumu farkedip tedaviyi kestim. Düşünürsek kemoterapi bağışıklık sistemini çökerten bir uygulama. İyileşebilecekken ölebilirim de. O zaman fark ettim ki Türkiye'de kanser tedavisi yarım yapılıyor. Kemoterapi sırasında çok önemli bir şey unutuluyor. Kimseye bağışıklık sistemini güçlendirici bir vitamin, mineral ve gıda desteği önerilmiyor. Halbuki hastanın ölmesi ya da yaşaması bu desteğe bağlı. Amerika'da, Avrupa'da bu desteksiz tedavi kesinlikle yapılmıyor. Bir kere kemoterapi ilaçlarının etki etmesi için vücutta uzun süre kalması lazım. Hem ilacı verme süresinin uzaması hem de ona göre beslenerek ilacın vücutta kalmasını sağlamak gerek. Ama bizde, ilaçlar yarım saatte verilip, "istediğini ye" denilip hasta evine gönderiliyor. Kemoterapinin bu durumda sonuç vermesi çok zor. Doktorlar ciddi bir beslenme sistemi, vitamin, mineral ve antioksidan desteği verseler daha çok kişi bu hastalıktan kurtulabilir. Kemoterapi muayenehaneden çıkıp merkezlerde yapılmalı. Onkolog, patolog, psikolog ve bağışıklık sistemi bir gıda uzmanının koordineli çalıştığı merkezlerde yapılmalı.

Ben, beslenme tarzımı tamamen değiştirdim. Yağsız ve liften zengin bir beslenme yaptım. Yüksek dozlarda C vitamini, selenyum, E vitamini ve beta karoten aldım. Her gün bir avuç hap içiyordum. Hastalara bu konuda bilgilenmelerini öneriyorum."

İlaçların faydası yok
Şu anda Marmara Üniversitesi'nde biyokimya profesörü olan Prof. Dr. Salih Yaşlak doktorasını Almanya'da, kanser ilaçları üzerine yapmış. Daha sonra beş yıl Edinburgh'da (İngiltere) ICI'da, üç yıldır da Londra Üniversitesi'nde antikanser ilaçların yapımında çalışıyor. "Bir madde yaparken neye karşı savaştığımızı bilmeden yapıyorduk. Bir şey yapılıyor, daha az yan etkisi olan seçiliyor. 100-200 vakaya göre ilaçlar piyasaya sürülüyor. Faydası olmadığı biline biline yapılıyor. Çünkü selektif (seçici) değil. Kanserli hücreyle beraber sağlam hücreyi de öldürüyor. Piyasadaki bütün ilaçlar böyledir. Bu durumda hastanın tedavisi imkansız. Selektif ilaç bulabilmek için çok büyük paralar harcanıyor. Bu harcamalar da elbette hastadan çıkarılıyor. Ama şu anki ilaçların hiçbir yararı yok."

Livingston ile kurtuldum
Cerrah Dr. İlhami Güneral kanser tedavisiyle ilgili bulabildiği bütün literatürü taramış şimdiye kadar. "Kanserden Korkma; Modası Geçmiş Tedaviden Kork" adında bir kitap çıkaran Güneral, kitabında radyoterapi ve kemoterapi dışındaki bütün tedavileri sıralamış. "Mesele şu: Kanser tedavisi sanıldığı gibi sadece radyoterapi ve kemoterapiyle yapılmıyor. Bugüne kadar birçok yöntem geliştiriliyor. Ancak bu insanların geliştirdiği yöntemler son derece başarılı olduğu halde ilaç sanayinin işine yaramadığı için yok sayılıyor. Ama başarıyorlar. Ben Livingston teknigi (kanserin nedeni bakteridir diyen ve aşı yoluyla tedavi eden klinik) ile prostat kanserinden kurtuldum. Metastaz olduğu halde. Türkiye'deki doktorların bırakın başka yöntemler, bağışıklık sistemi konusunda bile bilgileri yok. Halbuki her şeyden daha önemli. Livingston tedavisini Türkiye'ye getirmek için çok uğraştım. Ankara Fatih Üniversitesi ilgilenir gibi oldu ama sonra büyük bir hareket görmedim. Başka yöntemleri denemek isteyenleri yurtdışına mahkum ediyoruz."


devamını oku>>

Sigaranın Sağlığa Zararları

Sigaranın Sağlığa Zararları
Günümüzde her yıl 3.5-4 milyon insan ve her gün 10.000'nin
üzerinde kişi sigaradan hayatını kaybediyor. Eğer gerekli
önlemler alınmazsa bu sayının yılda 10 milyonlu rakamlara
çıkması olası görünmektedir. Yakın bir zaman içerisinde
sigaranın AIDS, tüberküloz, trafik kazası, anne ölümleri, intihar
ve cinayetlerin toplamından daha fazla insan öldüreceği
düşünülmektedir.
Sigara bağımlılık yapar mı?
Sigaranın her dozu sağlığa zararlıdır ve vücudumuzun çok çeşitli organlarına zarar veren binlerce kimyasal
madde içermektedir. Ayrıca, ileri derecede bağımlılık yapıcı etkiye sahiptir ve sadece kullanana değil, dumana
maruz kalan diğer insanlara da zarar verir. Sigara bağımlılarını kendisine bağlayan nikotin, kokain ya da
amfetamin kadar güçlü ve onlara benzer bir uyarıcıdır. Nikotin beyindeki yaşamsal işlevleri düzenleyen
(yemek, cinsellik vb.) merkezlerden bazı ileticilerin (nörotransmiter) salınımına sebep olur. Sigara içildikten
sonra duyulan haz ve doygunluğun nedeninin bu ileticiler olduğu düşünülmektedir. Nikotin bağımlılığa sebep
olan eroin, kokain vb. diğer maddelerle benzer merkezleri etkilemektedir. Tiryakiye sürekli sigara içme isteği
veren şey de nikotindir. Nikotin sigara içen kişiyi uyarır, kalp çarpıntısına, yüksek tansiyona, kişinin nefes alıp
verişinin hızlanmasına sebep olur. Ayrıca, sigarada bulunan karbon monoksit, kişiyi sersemleştirmektedir.
Ergenler üzerinde yapılan bir çalışmada, bağımlılık ve yoksunluk bulgularının kimi gençlerde sigaraya
başladıktan bir kaç hafta gibi kısa süre sonra çıktığı görülmüştür. Bazıları daha uzun bir süre kullandıktan
sonra bağımlı hale gelmektedir.
Sigara çevredekilere zarar verir mi?
Sigara dumanı olan havayı solumak sağlığınıza zararlı olabilir. Sigara dumanında küçük parçacıklar ve gazlar
halinde dört binden fazla kimyasal madde bulunup, bunların çoğu zararlıdır ve bunların en az 40 tanesinin
kansere yol açtığı bilinmektedir. Gazlar arasında, otomobil egzozundan çıkan karbon monoksit gazı da
bulunmaktadır. Sigara dumanının sadece yüzde 15'i sigara içenin ciğerlerine girer. Geri kalanı başkalarının
soluduğu havaya karışır. Yanan sigaranın ucundan çıkan sigara dumanında çok sayıda zehirli ve kansere yol
açan madde bulunmaktadır. Bu kimyasal maddeler bazen sigara kullananın içine çektiğinden 30 defa daha
yüksek miktarda olabilir. Fakat pasif sigara içenler, dumanı doğrudan ciğerlerine çeken aktif sigara içen
kişilerle aynı yoğunlukta zehirli madde solumazlar. Çünkü sigara dumanı sigara içmeyen bir kimse tarafından
solunmadan önce hava ile karışır. Bundan çıkartılacak sonuç, aktif sigara kullanmanın pasif içicilikten daha
tehlikeli olduğu, ama bunun pasif sigara içmenin tehlikeli olmadığı anlamına gelmediğidir!
Sigara dumanına maruz kalmak, sigara kullanmayanlarda akciğer kanseri nedenleri arasındadır. Evde
diğerlerinin sigara dumanına maruz kalan sigara içmeyen kimseler, sigara dumanına maruz kalmayan sigara
içmeyen kimselere göre yüzde 26 oranında daha fazla akciğer kanseri tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Sigara
dumanına bu şekilde maruz kalmanın her yıl yaklaşık 18 kişinin akciğer kanserine yakalanmasına yol açtığı
hesaplanmaktadır.
Sigara bırakıldığında zararları düzelir mi?
Sigarayı bıraktıktan 10 yıl sonra akciğer kanserine yakalanma riskiniz, sigara içmeye devam eden birinin
taşıdığı riskin yarısına iner, kalp hastalığı riskiniz hiç sigara içmemiş birinin taşıdığı riskle aynı seviyeye gelir.
On beş yıl sonra felç geçirme ve kalp krizi riskiniz hiç sigara içmemiş birinin taşıdığı riskle aynı seviyeye
gelmektedir.
• Sigaranın neden olduğu sağlık problemleri nelerdir?
• Dünya sağlık örgütü istatistiklerine göre dünya ülkelerinin birçoğunda en çok rastlanan ve kanserden en
çok ölüme yol açan nedenler arasında ilk sırayı akciğer kanseri alıyor. Son 40 yılda yüzde 250 oranında artış
gösteren akciğer kanserine sadece ABD'de her yıl 160 bin kişi yakalanmaktadır. Türkiye'de ise her yıl 30-40
bin kişide akciğer kanseri görülmektedir. Akciğer kanserlerinin yüzde 85'inin nedeni sigaradır. Uzmanlar, 100
bin kişilik nüfusta hiç sigara içmeyenlerin akciğer kanserine yakalanma oranının 0.1-0.2, günde bir paket
içenlerde 44, 1-2 paket içenlerde 58, günde 2 paket ya da daha fazla içenlerde 72 olduğuna dikkat çekiyor.
• Kronik bronşit'in yüzde 75'inin, kalp hastalıklarının yüzde 25'inin nedeni sigaradır.
• Günde sadece 5 tane sigara içen hamile bir kadının erken doğum yapması ya da oldukça küçük ve de
sağlıksız bir bebek doğurma riski yüksek oranda artmaktadır.
• Ağız kanseri vakalarının tamamına sigara yol açmaktadır. Yemek borusu kanserinden ölenlerin hemen
hepsi sigara içtikleri için ölmüşlerdir.
• Menopoz sigara içen kadınlarda beklenenden 5-10 yıl daha erken görülür. Bu da kemiklerin erkenden
incelmesine ve de erimesine neden olur.
• Düzenli bir şekilde sigara içilmesi, deri yapısını bozar, kırışıklıklara yol açar. Bunun yanında dişler sararır ve
de kararır, tırnaklar sağlıksızlaşır.
• Sigara içenlerin yaraları çok daha zor kapanır.
Sigaranın zararlarını azaltmak için
Sigarayı bırakmayı düşünün ve bunu hem kendi sağlığınız hem de ailenizin sağlığı açısından yapın. Öncelikle
sigara dumanıyla kirletilmemiş, temiz hava solumanın, sigara içmeyenlerin hakkı olduğunu anlamamız
gerekiyor. Arkadaşlarınızdan nazikçe sigara içmemelerini rica ediniz. Evinizde sigara içilmesini
engelleyemiyorsanız, yatak odası, mutfak, banyo ya da başka bir kapalı yeri, sigara içilmesine izin verilmeyen
alan olarak belirleyiniz. Sigara dumanı olan yerlerden uzak durunuz ve çocuklarınızın da uzak durmasını
sağlayınız. Lokantalarda sigara içilmeyen yerlerde oturunuz. Eğer böyle bir yer mevcut değilse yöneticiler ile
görüşerek böyle bir yerin oluşturulmasını önerebilirsiniz. Son olarak, aracınızın içinde ve özellikle
çocuklarınızın yanında sigara içmeyiniz.


devamını oku>>

Kanser tarama testleri

Kanser Tarama Testleri
• Erken tanı için tarama yöntemleri nelerdir?
Ne var ki diyeti ve diğer çevresel faktörleri tamamen kontrol altına aldığımızı var saysak bile, kanserden
tamamen uzak olmamız mümkün değildir. Çünkü ilerleyen yaşla birlikte hücrelerdeki çoğalmayı kontrol eden
mekanizmalar zayıflamakta, dahası o güne dek yapılmış olan hücresel hatalar da birikmektedir. Hiç bir
şikayeti olmayan sağlıklı bireylerde kanser taraması yapılarak etrafa yayılmadan hastalığı erken evrede
yakalamaya çalışılmaktadır. Bu sayede hastalık daha kolay tedavi edilebilecektir.
Aşağıda ABD'nin Ulusal Kanser Enstitüsü'nün kanser taraması önerileri özetlenmiştir.
1. Meme Kanseri:
Kendi kendine meme muayenesi: 20 yaşından başlayarak her ay
yapılması önerilir.
Klinik meme muayenesi: 20-40 yaş arası 2-3 yılda bir, 40 yaş üzerindeki
kadınlarda ise her yıl doktor tarafından yapılması önerilir.
Mammografi (meme rontgeni): 50 yaş üzerindeki kadınlarda yılda bir
yapılması önerilirken, 40-50 yaş arasındaki kadınlarda meme dokusu daha
yoğun olduğu için şüpheli kitleleri gösterme başarısı daha düşüktür. Bu
yaşlar arasında yapılıp yapılmayacağı, yapılacaksa da hangi sıklıkta
yapılması gerektiği tartışmalıdır. Amerikan Kanser Cemiyeti mammografi
çekimlerinin 40 yaşında başlamasını ve her yıl tekrarlanmasını
önermektedir.
Ultrason: Tek başına bir tarama testi değildir. Gerekli görüldüğünde diğer
testlere eklenmelidir.
Meme MR'ı: Ailesinde meme kanseri olan, yüksek riskli kişilerde faydalı
olduğu düşünülmektedir. Bu kişilerde tarama testi olarak kullanımını
inceleyen çalışmalar devam etmektedir.
2. Serviks Kanseri:
Amerikan Kanser Cemiyetinin önerileri şunlardır:
• İlk cinsel ilişkiden itibaren ilk 3 yıl içinde veya en geç 21 yaşında serviks kanseri tarama testlerine
başlanmalıdır. Her yıl kadın doğum muayenesi ve Pap testi yapılmalıdır.
• 30 yaşından sonra peş peşe yapılan son 3 tarama normal bulunmuşsa tarama arlıkları 2-3 yılda bire
çıkartılabilir. Eğer anne karnındayken dietilstilbesterol (DES) kullanılmıssa, HIV infeksiyonu varsa, veya organ
nakli, kemoterapi tedavisi yada uzun süreli kortizon içeren ilaçlar kullanması nedeniyle bağışıklık sistemi
baskılanmışsa kontrollere yıllık devam edilir.
• 30 yaş üstü ve normal sonuçları olan kişiler için diğer bir öneride 3 yılda bir yapılacak olan Pap testi ve
HPV-DNA testidir.
• 70 yaş ve üstü kadınlarda son yapılan Pap testlerinden 3 veya daha fazlası veya peş peşe yapılan
testlerden 10 tanesi birden normal gelirse serviks kanseri için tarama sonlandırılabilinir. Yukarıda belirtildiği
gibi bağışıklık sistemini baskılanmış hastalarda tarama yıllık olarak devam etmelidir.
• Histerektomi (rahmin rahim ağzı ile birlikte tamamen alınması) ameliyatı olan hastalarda tarama yapılmaya
bilinir.
3. Kalın Barsak Kanseri:
Kalın barsak kanseri taramasında 5 test kullanılabilir. Bunların başarı oranları birbirine eşittir.
a. Dışkıda gizli kan aranması: Dışkıda sadece mikroskopla görülebilen kanamaları bu test saptayabilir.
Farklı günlerde alınan 3 dışkı örneği test edilir. Yılda bir tekrarlanır.
b. Sigmoidoskopi: Makattan ince ışıklı bir tüple girilip kalın barsakların bir kısmının incelenmesidir. Eğer
şüphelenilen bir bölge, polip, ülser, v.b. görülürse aynı zamanda biyopsi yapılmasına da olanak sağlar. 5 yılda
bir tekrarlanmalıdır.
c. Sigmoidoskopi ve yıllık dışkıda gizli kan incelenmesinin birlikte yapılması.
d. Baryumlu kolon grafisi: Makattan özel bir ilaç verildikten sonra çekilen rontgenlerdir. 5 yılda bir
tekrarlanmalıdır.
e. Kolonoskopi: Makattan ince ışıklı bir tüple girilip tüm kalın barsak incelenir. Eğer şüphelenilen bir bölge,
polip, ülser, v.b. görülürse aynı zamanda biyopsi yapılmasına da olanak sağlar. 50 yaş ve üzerindeki kişilerde
mutlaka yapılması gerektiği bildirilmekle birlikte hangi sıklıkta yapılacağı tartışılmaktadır. Daha önceleri
sonuçların tamamen normal olduğu kişilerde 5 yılda bir yapılması önerilirken Amerikan Kanser Cemiyetinin
son önerisi 10 yılda bir tekrarlanmasıdır. 50 yaşından itibaren kadın ve erkeklerde bu tarama testlerinden
birinin yapılması önerilmektedir. Bu testlerden herhangi birisi şüpheli çıkarsa mutlaka kolonoskopi
yapılmalıdır.
Rektal tuşe: Makattan parmakta muayenedir. 40 yaş üzerindeki kişilerde her yıl yapılmalıdır. Sadece bu
yöntem tarama için tek başına yeterli değildir. Aşağıda belirtilen risk faktörlerine sahip olan kişiler kalın
barsak kanserine yakalanma olasılıkları yüksektir. Bu nedenle tarama testlerini yaptırmaya daha erken
yaşlarda başlayabilirler ve daha sık yaptırmaları gerekebilir.
• Daha önce adenomatöz polip veya kolorektal kanser tanısı alanlar
• Ailesinde yoğun kolorektal kanser veya polip görülenler (1. derece akrabalardan -anne, baba, kardeş yada
çocuklar- birinde 60 yaşından daha erken yaşta veya 2. derece akrabalardan ikisinde herhangi bir yaşta
kolorektal kanser veya polip olması)
• Kronik inflamatuvar barsak hastalığı tanısı olanlar
• Ailevi adenomatöz poliposis veya herediter non-poliposis koli gibi genetik geçişli kolorektal kanser
hastalıkların ailede görülmesi 4. Melanom (cilt kanseri): Kendi kendine muayene her ay yapılmalıdır. Doktor
muayenesi daha önce cilt kanseri geçirmiş hastalarda yapılmalıdır.
Tarama testi ile erken tanı konulamayan kanserler nelerdir?
Tarama testlerinin her zaman yüzde yüz kanseri göstermez. Bazen kanser olmayan hastalarda varmış gibi
bulgular verebileceği ve bazı kanser vakalarını da atlayabileceği hiç bir zaman unutulmamalıdır. Aynı
zamanda kanser tanısının konmasında faydası olsa dahi hastaların sağ kalımını uzatmayan testler de günlük
kullanıma girmemişlerdir.
a. İdrar torbası (mesane) Kanseri:
Mesane kanseri riskini arttıran faktörler şunlardır; sigara içme, yaşlılık (60 yaşından büyük), erkek olmak,
kömür, lastik, kağıt, boya veya tekstil sanayilerinde çalışmak, kuru temizlemecide çalışmak, yüksek oranda
arsenik içeren su içmek, sık idrar yolu infeksiyonu geçirmek, uzun süre mesane içinde sonda kalmasır, bazı
kanser ilaçları ve ışın tedavileri yapılması, böbrek nakli yapılması ve genetik bir hastalık olan Herediter nonpoliposis
coli sendromu olmasıdır.
Mesane kanserini erken dönemde saptamak için yapılan bir tarama testi yoktur. Mesane kanseri olan hastalar
genellikle kanlı idrar yapma şikayeti ile başvurur.Mesane kanseri tanısı konmuş hastaların izleminde
sistoskopi (idrar torbasının içine girin bakmak) ve idrar sitolojisidir (idrarla dökülen hüzrelerin boyanarak
patologlar tarafından mikroskop altında incelenmesi).
b. Karaciğer Kanseri
c. Mide Kanseri
d. Yemek Borusu Kanseri
e. Rahim Kanseri:
Rahim kanserinin erken tanısında faydalı bir tarama testi olmamasına karşın beklenmedik ara kanama veya iç
çamaşırında görülen şüpheli lekelerin mutlaka doktora bildirilmesi gerekir. Yüksek riskli kişilerde (kendisinde
veya ailesinde herediter non-poliposis kolon kanseri olanlar) ise rahimden her yıl biyopsi yapılması ve 35
yaşından itibaren bu işleme başlanılması önerilmektedir.
f. Testis Kanseri
g. Prostat Kanseri:
Makattan parmakla muayene ve prostat spesifik antijen testi (PSA kan testi) prostat kanserinde tarama
testleri olarak halen araştırılmaktadır. 50 yaşın üstünde olan ve önümüzdeki 10 yıl süreyle sağ olacağı
düşünülen erkeklere bu taramalar önerilmektedir. Yüksek riskli kişilerde (bir veya daha fazla 1. dereceden
akrabada erken yaşlarda prostat kanseri tanısı olması) bu testlere 45 yaşında başlanılmalıdır. Çok riskli
kişilerde ilk testler 40 yaşında yapılıp sonuçlar normal gelirse 45 yaşından sonra yıllık taramalara da devam
edilebilinir. Doktora testler hakkında bilgi almak için gelen kişilere tartışmalı noktalar anlatılmalı, fakat testleri
yaptırmaları önerilmelidir.
h. Over Kanseri:
Kadın doğum muayenesi, transvajinal ultrason ve CA-125 testleri tarama testi olarak halen araştırılmaktadır.
i. Ağız İçi Kanserler
j. Nöroblastom
k. Akciğer Kanseri:
Akciğer grafisi, balgamın mikroskop altında incelenmesi sıklıkla çalışılmasına rağmen bu kansere bağlı
ölümleri azalttığı gösterilememiştir. Son yıllarda spiral bilgisayarlı tomografi ile çalışmalar yapılmaktadır.


devamını oku>>